Orta Gelir Tuzağı

Küreselleşmenin hüküm sürdüğü ve sınırların önemini yitirdiği günümüz dünyası; bilgi teknolojileri ve inovasyon gibi faktörlerin de etkisiyle hızlı bir değişime sahne olmaktadır. Ekonomi ve ticaretin hemen her alanında alışılagelmiş çalışma kurallarının, karar alma ve uygulama ritüellerinin geçerliliğini yitirdiği; ezber bozan uygulamaların, yenilikçi bakış açılarının ve demokratik bir yönetim anlayışının ön plana çıktığı görülmektedir.

 

Gelişmekte olan tüm uluslar bu yeni dünya düzeninde ekonomik istikrar sağlayabilmek; refah düzeyi, yaşam standardı, gelir seviyesi gibi konularda gelişmiş ülkeler statüsüne kavuşabilmek gibi amaçlarla yol haritalarını güncelleme çabası içine girmişlerdir. Ancak ekonomik veriler incelendiğinde, orta gelir düzeyine sahip ülkelerin büyük çoğunluğunun uzun yıllar boyunca bu statüde durağan kaldığı ve bir üst gelir grubuna çıkmakta zorlandığı görülmektedir. Bu tespit “Orta Gelir Tuzağı” kavramının çıkış noktası olmuştur.

 

Orta gelir tuzağı; “bir ülke ekonomisinde kişi başı yıllık gelirin belirli bir düzeye ulaşmasının ardından o düzeyden öteye geçememesi ve uzun süre durağan olarak kalması” olarak tanımlanabilir. Kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılanın üst üste birkaç dönem durağanlık göstermesi, o ülkenin orta gelir tuzağına düştüğünün göstergesi olarak kabul edilir.

 

Yakın geçmişte literatüre giren orta gelir tuzağı kavramı, özellikle gelişmekte olan ülkeleri kapsayan bir olgu olduğundan ekonomistlerin ve araştırmacıların üzerinde durduğu bir kavram haline gelmiştir. Bu kavram ilk kez Gill ve Kharas tarafından Dünya Bankası için hazırlanmış olan “Bir Doğu Asya Rönesansı: Ekonomik Gelişme İçin Fikirler” (2007) isimli raporda kullanılmıştır. Söz konusu raporda orta gelir tuzağının ne olduğu ve orta gelir tuzağından çıkmak için hangi adımların takip edilmesi gerektiği üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmuştur.

 

Rapor incelendiğinde, Gill ve Kharas’ın kavramı arz yönlü bir yaklaşımla ele aldıkları görülür. Bu yaklaşımın temel dayanağını; gelişmekte olan ülkelerin büyüme politikalarını belirlerken bilgi teknolojileri, AR-GE faaliyetleri ve eğitim sistemine yeteri kadar önem vermedikleri düşüncesi oluşturmaktadır. Hane halkı, yatırım harcamaları ve tasarrufa yönelim gibi etkenler ise orta gelir tuzağından kaçınmak için dikkate alınması gereken talep yaklaşımı boyutunu teşkil eder.

 

Gill ve Kharas Doğu Asya Ülkeleri’ni baz alarak oluşturdukları raporda; orta gelir tuzağına yakın olan ve orta gelir tuzağı içinde yer alan ülkelerin gerçekleştirmesi gereken üç temel gelişim-dönüşüm faaliyeti bulunduğuna dikkat çekerler. Bu faaliyetleri:

  • Üretimde ön planda çeşitlendirmenin değil uzmanlaşmanın tutulması gerekliliği,
  • Yatırım faaliyetlerinin yenilik ve farklılığı ön plana çıkarmaya yönelik olması,
  • Eğitim sistemlerinin; yenilikçi ürün ve süreçleri oluşturup geliştirecek niteliklere sahip işgücü yetiştirilmesini temin etmek üzere revize edilmesi gerekliliği

olarak tanımlamışlardır.

 

Eichengreen, Park ve Shin 2011 ve 2013 yıllarında kavrama yönelik olarak yaptıkları araştırma ve inceleme çalışmaları ile orta gelir tuzağının dünya ekonomisi açısından önemine vurgu yapmışlardır.

 

Kharas 2011 yılında Kohli ile birlikte yaptığı incelemede, düzenli olarak büyüyen ekonomilerde kişi başına düşen yıllık gelirin orantılı bir yükseliş trendi izlediğini buna karşın orta gelir düzeyine sahip bazı ülkelerin bu trendi yakalayamayarak düşük-orta düzeyde bir gelir seviyesinde durağan kaldıkları sonucuna ulaşmıştır. Gelir seviyesi birkaç yıl üst üste durağan seyreden ülke ekonomilerinin büyümesi büyük ölçüde azalmakta ya da durmaktadır. Bu durum söz konusu ülkelerin düşük maliyetli kaynağa dayalı büyüme politikalarından kaynaklanmaktadır. Durağanlığı tekrar yükseliş trendine geçirmenin yolu ise düşük maliyetli kaynağa değil “verimliliğe” dayalı büyüme politikaları izlemekten geçmektedir.

 

Orta gelir tuzağı yaklaşımı ortaya atıldığında, Amerika Birleşik Devletleri’nde kişi başına düşen yıllık gelirin %20’si orta gelir düzeyi olarak kabul edilmekteydi. Günümüzde ise, gelir düzeyi ölçütü olarak Dünya Bankası’nın konuya ilişkin yaptığı sınıflandırma baz alınmaktadır. Dünya Bankası’nın Gelir Düzeyi ölçütleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.

 

Dünya Bankası 2017 – 2018 Gelir Düzeyi Tablosu
Kaynak: Dünya Bankası Web Sitesi : 2017

 

Kavram ülkemizde, 2013 yılı itibariyle irdelenmeye başlanmıştır. Söz konusu dönemde Türkiye’de kişi başına düşen yıllık gelirin 10.000.- USD civarında seyretmesi ve uzun süre yukarı yönlü bir seyir izlememesi nedeniyle devlet, akademisyenler, ekonomi ve pazarlama uzmanları konuyu çalışma planlarına dahil etmişlerdir. Tablodaki veriler incelendiğinde, ülkemizin yüksek-orta gelirli ekonomiler kapsamına girdiği ve orta gelir tuzağında yer aldığı görülmektedir.

 

ORTA GELİR TUZAĞINA DÜŞEN ÜLKELERİN ÖZELLİKLERİ

 

Belirli bir kişi başı gelir düzeyinde durağan seyreden, bir başka deyişle orta gelir düzeyi tuzağına düşen ülkelerin ekonomilerine bakıldığında;

  • Tasarruf ve yatırımların düşüklüğü,
  • Üretim ve sanayi sektörlerinde gelişimin yavaşlığı,
  • Üretim çeşitliliğinde tıkanma,
  • Eğitim sisteminin güncelliğini yitirmiş olması,
  • Ücret ve yan haklar konularında yetersizlik,
  • Bilgi teknolojileri alanında üretici değil tüketici konumunda yer alma

gibi konular öne çıkmaktadır.

 

Ülkelerin ekonomik büyümeleri ve gelir düzeylerindeki değişim incelendiğinde; yatırım ve tasarruf düzeyleri, sahip olunan doğal kaynaklar, ulusal tasarrufun boyutu, nitelikli iş gücü, bilgi teknolojileri üretim ve kullanım düzeyi ile ülkenin siyasi ve politik yapısının başı çeken faktörler olduğu görülmektedir. Sahip olunan sermaye ve kaynakların ne kadar verimli kullanıldığı da yine önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

ORTA GELİR TUZAĞINDAN ÇIKIŞ STRATEJİLERİ

Ekonomilerde kişi başına düşen yıllık gelirin arttırılabilmesi için söz konusu ülkenin ekonomisini içinde bulunduğu sisteme entegre edecek reformlar yapması gerekmektedir. Bu reformların planlanıp hayata geçirilmesi süreci; belirli bir büyüklüğe ulaşmış ancak orada takılıp kalmış ülkelerin büyüme aşamasından gelişme aşamasına geçiş süreci olarak yorumlanmaktadır. Çünkü, ekonomik büyümenin yönü ve kalitesi gelişmiş ülkelerin standartlarına yaklaştırılamadıkça o ekonominin gelişiminden bahsedilememektedir.

 

Eğitim sistemlerinin ve kalitesinin dünya standartlarına yükseltilmesi, AR-GE yatırımlarının gereken boyutlara çıkarılması, işletmelerin vergi yükümlülüklerinin makul sınırlarda tutulması, yatırım teşvikleri, devlet politikasının uluslararası yatırımcıları cezbedecek şekilde revize edilmesi, kayıtdışı ekonomiye karşı yasal ve özendirici tedbirler alınması gibi konularda hızlı ve etkin bir planlama yapılması şarttır.

 

Kişi başına düşen geliri artırarak orta gelir tuzağından çıkabilmek için uluslararası pazarlarda katma değeri yüksek ürünlerin üretilmesini teşvik eden yeni üretim ve kalkınma modelleri tasarlamak ve bu modellerin hayata geçirilmesine yönelik reformlara odaklanmak gerekmektedir.

 

Bu düzenlemeler hem ulusal ve hem de uluslararası pazarlarda faaliyet gösteren makro ölçekli işletmelerin yanısıra, mikro ölçekli işletmelerin de verimli bir şekilde faaliyetlerini sürdürerek uluslararası pazar oyuncusu olabilmeleri için gerçekleştirilmesi gereken faaliyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Mikro ölçekli işletmelerin ve start-up’ların yatırım teşvikleri ve benzeri faaliyetler ile özellikle teknoloji üretimi, yazılım ve yükte hafif ancak pahada ağır ürünler yaratabilmesi ve bu ürünleri geliştirerek uluslararası piyasalarda yer alabilmesi ülkelerin orta gelir tuzağından çıkış çalışmalarında önemli bir rol üstlenmektedir.

 

Tüm bu faktörlerin yanında ulusal tasarruf oranın artırılması da büyük önem taşımaktadır. Ulusal ve yabancı tasarrufu teşvik edici reformlar da orta gelir tuzağından çıkışta önem arz eden bir konudur. Sigorta ve emeklilik kuruluşları ile mevduat tasarrufunu teşvik edici yöntemler ulusal tasarrufu ve tüketim toplumundan “üretim toplumu”na geçişi hızlandırmaktadır.

 

AR-GE faaliyetlerinin yanısıra inovasyon kapasitesinin artırılması, bilim ve teknolojiye odaklanılarak bu konuda tüketici değil üretici olabilmek için çalışmalar yapılması, nitelikli iş gücünü elde tutucu, beyin göçünü engelleyici önlemler alınması ülkelerin izlemek durumunda oldukları stratejiler arasında yer almaktadır. Fikri mülkiyet ve patent haklarının yasalar ile koruma altına alınması; iş gücü piyasasında gerekli yasal düzenlemelerin ve reformların gerçekleştirilmesi ve yeni fikir-ürün yaratılması için çeşitli yatırımlara yer verilmesi de kilit noktalardan birkaçıdır.

 

Bunlara ek olarak uluslararası pazarlama stratejilerinin güncellikle takip edilerek, işletmenin büyüklüğüne bakılmaksızın amacına hizmet edecek bütünleşik bir pazarlama yaklaşımı benimsenmesi; şirketin tüm iç ve dış politikalarında bu stratejilerin özenle uygulanması gerekmektedir.

 

Tüm bunların sağlanabilmesi için öncelikli yatırım alanının bilim, teknoloji ve eğitim sistemleri olduğu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.  Aşağıdaki tabloda yer aldığı üzere, orta gelir tuzağında 17 yıl kalan Çin %7,5’lik, 19 yıl kalan Güney Kore ise %7,2’lik büyüme ve gelişim oranlarıyla bu tuzaktan kurtulmayı başarmışlardır. Başarıları yukarıda saydığımız etmenlerin hayata geçirilmesi ile gerçekleşmiştir. Geçiş süreci boyunca yıllık ortalama büyüme hızı düşük seyreden ülkelerin geçiş dönemi ise gittikçe uzamıştır.

 

1950 Sonrasında Düşük-Orta Gelir Düzeyinden Yüksek-Orta Gelir Düzeyine Ulaşan Ülkeler
Kaynak: Felipe, Abdon ve Kumar, 2012: 22.

 

Aşağıda yer alan tabloda ise yüksek-orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine ulaşan ülkelerin ortalama büyüme hızları görülmektedir. Bu tablolar titizlikle incelenerek izlenecek rota detaylarıyla çizilmelidir.

1950 Sonrasında Yüksek-Orta Gelir Düzeyinden Yüksek Gelir Düzeyine Ulaşan Ülkeler
Kaynak: Felipe, Abdon ve Kumar, 2012: 22.

 

Kişi başına düşen yıllık gelirin ülkenin büyüme hızıyla doğru orantılı olarak yükseldiği göz önüne alındığında; ülkelerin uluslararası pazarda rekabetçi olabilmek için kendilerine has özelliklerini ortaya çıkarmaları, yukarıda sayılan faktörler doğrultusunda büyüme ve gelişme stratejilerini oluşturmaları ve uluslararası pazara benzersiz ürün sunmaları kritik önem taşımaktadır.

 

Örneğin; İsveç kökenli Volvo şirketi tır üretimi ile dünya çapında çok önemli bir yere sahiptir. Zamanında, tır üretiminin yanısıra prestij açısından binek araç üretimi sektörüne de yatırım yapan Volvo, binek araçlarını İsveç dışında maliyet ve işçilik açısından çok daha avantajlı ülkelerde üretirken; tır üretimi için kendi ülkesi olan İsveç’den vazgeçmemiştir. İşletmenin bu stratejisi, İsveç’in kişi başı yıllık gelirinin yükselmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Çünkü, Avrupa Birliği Standartları gereği tırların kullanım ömrü beş yıl olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla Avrupa ile ithalat, ihracat ve pazarlama faaliyetleri yürüten ülkeler Avrupa Ülkeleri’ne ürün gönderiminde bulunurken lojistik açıdan ömrü beş yıldan büyük tırları kullanamamaktadır. Bu durum ise Volvo’nun sürdürülebilir kâr sağlayarak ülke ekonomisine katkıda bulunmasına ve gayri safi yurtiçi hasılanın yükseltilmesine neden olmuştur.

 

Çin’in büyüme stratejileri herkesin malumları olduğu üzere, önceleri ucuz ve taklit ürün pazarına yönelik iken, sonraları teknoloji ve bilişime dayalı hale gelmeye başlamıştır. Ülkemiz daha birkaç yıl öncesine kadar Çin’den çocuklar için oyuncak kağıttan rüzgargülü ithal edip ulusal pazarda bunları 1 TL.’na satarken; bugün Çin’in büyüme, gelişim ve uluslararası pazarlama stratejilerinde yaptığı atılımların ardından rüzgar santralleri kurulumu için Çin’den teknolojik hizmet satın alır hale gelmiştir.

 

Bir başka örnek ise Estonya’dır. Estonya bilişim teknolojilerine yatırım konusunda kapsamlı bir planlama yapmıştır. Gelişmekte olan ülkeler kategorisindeki Estonya’da bugün her 100 çalışandan 4’ü bilgi teknolojileri alanında çalışmakta ve bunların %2,5’luk kısmı da yazılım alanında faaliyette bulunmaktadır. Ülkemizde ise bilgi teknolojileri alanında çalışan sayısı %2,5 olmasına karşın bunların yalnızca %0,75’i yazılım yapmakta kalanı servis ve destek elemanı olarak faaliyette bulunmaktadır.

 

Buradan da anlaşılmaktadır ki, orta gelir tuzağında yer alan tüm ülkelerin yukarıda sayılan reformları hayata geçirmesi, istikrarlı bir büyüme ve gelişim yakalaması orta gelir tuzağından çıkış için gereklidir.

 

Faydalı olması dileğiyle,

Füsun ÖZÜLKE

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Gill, I. ve Kharas, H. (2007), “An East Asian Renaissance: Ideas for Economic Growth”, The World Bank, Washington DC, USA.

Eichengreen, B., Park, D. ve Shin, K. (2013), “Growth Slowdowns Redux: New Evidence on the Middle-Income Trap”, NBER Working Paper Series, 18673, National Bureau of Economic Reseaarch, January.

Kharas, H. ve Kohli, H. (2011), “What is the Middle Income Trap, Why do Countries Fall into It, and How Can It Be Avoided?”, Global Journal of Emerging Market Economies 3(3), 281-289.

Dünya Bankası Web Sitesi, https://openknowledge.worldbank.org/bitstream/handle/10986/6798/399860REPLACEM1601OFFICAL0USE0ONLY1.pdf?sequence=1&isAllowed=y

Felipe, J., Abdon, A. ve Kumar, U. (2012), “Tracking The Middle-Income Trap: What Is It, Who Is In It, and Why?”, Levy Economic Institute Working Paper No:715.

Füsun Özülke

Leave a Reply Text

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: